Tulum'daki Favori Cenotemiz: Cenote Dos Ojos ve Tulum Kalıntıları

Cenote (okunuşu senote), yeraltı nehirlerinin zamanla çöken kireçtaşı tabakalarıyla gün yüzüne çıkması sonucu oluşan, berrak tatlı suyla dolu doğal havuzlar olarak tanımlanabilir. Maya uygarlığı için kutsal kabul edilen bu oluşumların Meksika’da, özellikle Yucatán Yarımadası’nda yoğunlaşan 6.000’den fazla örneği bulunuyormuş. Biz de seyahatimiz boyunca iki cenote ziyaret ettik ve özellikle biri favorimiz oldu: Cenote Dos Ojos.

İsmi Türkçe’de “iki gözlü cenote” anlamına geliyor. Bunun sebebi, birbirine yeraltı tünelleriyle bağlı iki ayrı doğal havuzdan oluşması.
Bizim buraya ziyaretimiz ise Tulum’daki dördüncü günümüzde, tam da Tulum’dan Cancun’a geçiş yaptığımız günde gerçekleşti.

Tulum Ruins ve İguanalar

Otelimizin yardımıyla ayarladığımız şoförlü araçla Tulum’dan Cancun’a doğru yola çıkacaktık ve gün içinde birkaç durak yapacaktık. Planlanan duraklar sırasıyla şunlardı: Tulum Ruins, Gran Cenote (burayı sonradan eledik; daha turistik ve kalabalık olduğu için sadece Cenote Dos Ojos’u tercih etmemizi önerdiler), Cenote Dos Ojos, Playa del Carmen’de denize girip yemek yemek ve son olarak Cancún’daki otelimize varış.

Sabah kahvaltımızı yapıp check-out işlemlerimizi tamamladıktan sonra bizi bekleyen aracımıza bindik ve ilk durağımız olan Tulum Ruins’e gittik.

Burada küçük bir parantez açmak gerekirse; Tulum ismi Maya dilinde "duvar" veya "çit" anlamına geliyormuş. Şehri çevreleyen o devasa koruma surlarından dolayı bu ismi almış. Aslında antik dönemdeki orijinal adı, güneşin doğuşunu tam karşıdan selamladığı için "şafak" anlamına gelen Zama’ymış. Şehri çevreleyen o görkemli duvarları görünce isminin neden "Tulum" kaldığını çok daha iyi anlıyorsunuz."

Karayip Denizi’ne bakan bir uçurumun üzerine kurulmuş bu antik Maya kenti, hem tarihi hem de manzarasıyla öne çıkıyor. Bir dönem önemli bir ticaret ve liman kenti olan Tulum, surlarla çevrili olmasıyla da kendini diğer Maya şehirlerinden de ayırıyor.

Bu alanda en az kalıntılar kadar dikkat çeken bir diğer şey ise devasa iguanalar!

Iguanalar bu antik kente bambaşka bir hava katıyor diyebiliriz!

Tarihi yapıların arasında özgürce dolaşan ve onlarca hatta yüzlerce bulunan bu iguanalar, Tulum kalıntılarına adeta ayrı bir karakter katıyor diyebiliriz.
Her an herhangi bir yerde alanda gezerken bir anda karşınıza çıkabiliyorlar ama oldukça sakinler; çevreyle o kadar uyum içindeler ki bir süre sonra varlıkları doğal gelmeye başlıyor, alışıyorsunuz.

Burada gezerken onlarca iguana gördük ve bu ülkede gördüğümüz bir başka ilginç hayvan oldu. ☺️

Cenote Dos Ojos Deneyimi

Tulum Ruins gezimizin ardından cenote’ye doğru yola çıkacakken şoförümüz bize o sıcak havada müthiş bir şey ikram etti; soğuk bira ve tekila! Afiyetle içtikten sonra yolumuza koyulduk ve Cenote Dos Ojos’a vardığımızda ise bambaşka bir atmosferle karşılaştık.
Önce girişte nakit olarak 350 peso ödedik. Meksika’da yanınızda nakit bulundurmanız epey önemli, burada da bunu gördük.
İçeri girdiğimizde ise size şöyle tarif edelim: sessiz, yemyeşil, tamamen doğanın hakim olduğu bir alan. Chichén Itzá ne kadar turistik ve kalabalıksa, burası da onun tam tersi; sakin, dingin ve huzur doluydu.

Sessiz, yemyeşil ve turkuaz renkli suyuyla doğanın hakim olduğu bir yer hayal edin. İşte Cenote dos Ojos tam böyle bir yer!

Cenote Dos Ojos, dünyanın en uzun yeraltı mağara dalış sistemlerinden birinin parçası. İçindeki su inanılmaz derecede berrak ve turkuaz tonlarında.
Diğer cenote’de olduğu gibi burada da bulunan küçük dolaplara eşyalarımızı koyduk, can yeleğimizi giyip şnorkelimizi de aldıktan sonra zorunlu olan duşumuzu da aldık ve sonra suya girdik.

Suda yüzen tek canlılar bizler değildik, bizimle beraber bir sürü küçük su kaplumbağaları da vardı.
Ve biz halimizden çok memnunduk. :) Hep beraber sakince yüzüyor, etrafı izliyor ve bir yandan kaplumbağları inceliyorduk. Az sayıda insan vardı ve herkes sessizce konuşuyordu.
Buranın atmosferi o kadar sakin, suyu o kadar berrak ve ortam o kadar huzurluydu ki; günlerdir gördüğümüz kalabalıklar sonrası adeta ilaç gibi geldi diyebiliriz.
Uzun süre suda kaldıktan sonra çıkıp çimlere uzandık, güneşlendik ve ısındık. Açıkçası tüm günü orada geçirebilirdik. Çünkü burada ne kafe ne de restoran vardı; insanlar yanlarında getirdikleri atıştırmalıkları yiyip, bir yandan güneşlenip dinleniyor, bir yandan da kitap okuyordu. Her şey çok sade, çok doğal ve çok huzurluydu.

Eğer siz de cennet gibi bir cenote’ye gidip biraz kafanızı dinlemek, gerçekten huzur bulmak istiyorsanız burası tam size göre.

Buradaki keyifli molanın ardından, sadık kalmamız gereken bir programımız olduğu için şoför abimizi de fazla bekletmeden aracımıza geri döndük ve Playa del Carmen’e doğru yola çıktık.

Günümüzün geri kalanını ve Cancún’a varışımızla ilgili notlarımızı ise bir sonraki yazımızda paylaşacağız.

Önceki
Önceki

Meksika’nın “Küçük Amerika”sı, Amerika’nın İbiza’sı: Cancún Notlarımız

Sonraki
Sonraki

Meksika’nın Dünya Harikası: Chichén Itzá